“Büyük Atatürk’ün Samsun’a çıktığı yıl olan 1919’da, İstanbul’da birkaç ressam bir araya geldi ve kendilerine destek bulmak, resim sanatını yaygınlaştırmak, sevdirebilmek için ülkemizde ilk kez bir ‘Ressamlar Birliği’ kurdular. Daha sonra, Avrupa’yı gezip gören, sanatları takip eden bazı ressamlar ülkemize döndüklerinde, 1928’de ‘Bağımsız Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’ adıyla bir sanat cemiyeti kurdular ve çeşitli sergiler açarak isimlerini, yeni eserlerini halka tanıtmaya çalıştılar. Bütün bu çalışmalar büyük zorluklar ve kişisel özverilerle gerçekleştiriliyordu o zamanlar.

Görüyorsunuz sevgili çocuklar, ne aşamalardan geçmiş resim sanatımız. Heykel de öyle, bakın birazdan onu da anlatacağım sizlere..”

Bu metnin dili ilk bakışta “öğretici”, hatta naif. “Sevgili çocuklar” hitabıyla başlıyor; sanki bir sınıfta, kara tahta önünde anlatılıyor gibi. Ama tam da bu saflığın içinde, fark etmeden çok politik bir hikâye saklı: sanatın kurumsallaşma hikâyesi.

Birlik kurmak.

Cemiyet kurmak.

Sergi açmak.

Halka tanıtmak.

Bunlar sadece kültürel faaliyetler değil; aslında mekânsal eylemler

Birlik dediğin şey, önce bir oda ister. Bir masa, birkaç sandalye. Sonra bir atölye. Sonra bir galeri. Sonra bir sergi salonu. Sonra bir müze. Sonra bir akademi.

Yani sanat tarihi dediğimiz şey, biraz da mekân üretim tarihidir.

Bu paragrafı okurken aklıma şu geliyor: Cumhuriyet’in erken dönemindeki ressamlar yalnızca resim yapmıyordu, aslında bir “kamusal alan” inşa ediyordu. Tuval kadar salon da üretiyorlardı. Çerçeve kadar duvar da.

Belki de en radikal işleri resim değil, “sergi açmak”tı.

Çünkü sergi, mimari bir olaydır

Bir mekâna girersin, dolaşırsın, bakışın yönlendirilir, durursun, geri dönersin. Tüm o koreografi mekânın tasarımıyla kurulur. Sanatın kamusallaşması, kaçınılmaz olarak mimarlığın sahasına girer.

Bu yüzden erken Cumhuriyet’in sanat hikâyesiyle erken Cumhuriyet’in mimarlık hikâyesi hep paralel akar. Ressamlar birlik kurarken, mimarlar da yarışmalarla, devlet yapılarıyla, okullarla yeni bir dil kurmaya çalışıyordu. İkisi de aslında aynı soruyu soruyordu: “Bu ülkenin çağdaş yüzü nasıl görünecek?”

Bir ressam manzara yapıyor.

Bir mimar meydan tasarlıyor.

İkisi de aslında “yeni bir bakış” inşa ediyor.

Metindeki “büyük zorluklar ve kişisel özveriler” ifadesi bana romantik bir kahramanlık gibi gelmiyor; daha çok maddi yokluğu çağrıştırıyor. Isıtılmayan atölyeler, boya bulamamak, sergi salonu kiralayamamak… Bugün “creative hub” dediğimiz steril mekânların tam tersi.

Belki de o yüzden o dönem üretilen işler daha sahici. Çünkü piyasa yok denecek kadar az. Sipariş az. Gösteriş az. Daha çok ihtiyaç var.

Sanatın “var olma” ihtiyacı

Bu bana mimarlıkta da hep eksikliğini hissettiğim bir şeyi düşündürüyor: zorunluluk.

Bugün pek çok proje gereklilikten değil, fazlalıktan doğuyor. Oysa erken dönem sanatçılarının ve mimarlarının üretimi, neredeyse hayatta kalma refleksi gibi. “Bu ülkede sanat olacak” diye diretmek… Bu cümle neredeyse politik bir manifesto.

Ve belki de asıl ilginç olan şu: Sanat önce örgütleniyor, sonra estetik geliyor.

Önce cemiyet, sonra üslup.

Önce mekân, sonra içerik.

Bu tersine bir kronoloji gibi. Biz genelde “önce iyi iş üretelim, sonra mekân gelir” diye düşünürüz. Oysa tarih tam tersini söylüyor: insanlar bir araya gelmeden estetik doğmuyor.

Mimarlıkta da aynı. Bir kültür ortamı, bir tartışma zemini, bir okul, bir atölye yoksa “iyi mimarlık” soyut bir hayal olarak kalıyor.

Metindeki çocuklara seslenen ton bana ayrıca hoş geliyor. Çünkü sanat tarihini pedagojik bir hikâye olarak anlatıyor. Belki de sanatın ve mimarlığın gerçekten kamusal olabilmesi için bu ton lazım: didaktik değil ama kapsayıcı. “Gel, bak, birlikte öğrenelim” diyen bir ton.

Bugün ise dil çok teknik. Çok profesyonel. Çok jürili..

Oysa bazen sanatın en büyük devrimi, bir çocuğun anlayacağı kadar sade anlatılabilmesidir.

Belki de bu yüzden, o ilk birlikleri kuran ressamlar bana biraz mimarlık ofisi kuran gençler gibi geliyor. Bir masada toplanıp “biz bu şehirde var olacağız” demek. Henüz bina yok, bütçe yok, ama bir niyet var.

Bazen en güçlü mimari, çizilmeden önce başlar.

Birlik kurulduğu anda.


Kitabın adı: Türk Sanatını Tanıyalım
Yayınevi: Büyülü Fener
Yazar: Haldun Hürel
Basım tarihi: 2010
Sayfa sayısı: 73