“Dolayısıyla mimarlığın pasaja mimarisinde örtük olarak taşınan kolektif rüyanın açık, tarihsel olarak berrak toplumsal eyleme dönüştürülmesini gerektirir.”
Brian Elliott, Mimarlar için Benjamin’de pasajı yalnızca bir geçiş mekânı olarak değil, bilincin askıya alındığı bir durum olarak okur. Pasaj; iç-dış, kamusal-özel, hareket-durma gibi ikiliklerin çözüldüğü bir ara haldir. Walter Benjamin’in
“Yıkıntılar ve molozlar, tarihî-sanatsal önemi olmayan bir binanın kalıntıları da olsa, zihinsel bir odaklanmanın ürünü oldukları için saygı duymak gerekir.”
Belardi’nin burada yaptığı şey, mimarlığın alışık olduğu değer ölçütlerini sessizce tersyüz etmektir. Bir yapının korunmaya değer olup olmadığına karar verirken başvurduğumuz tarih, stil ya da mimar ismi; bu metinde
“New York’un yer altıyla ilgileniyorum. Yapısal yüzeyleri ve mimari konteynerleri delmekle uğraştım; bugünlerde ilgimi çekense şehrin altında ne olduğu… Neye dayanıyor… Temelleri neler…”
Matta-Clark’ın bu sözleri, mimarlığın genellikle görmezden geldiği bir alanı işaret eder: yapının kendisini taşıyan ama asla temsil edilmeyen kısmı. Yer altı, temeller, altyapı; mimarlık tarihinde
“Mimarinin ‘donmuş/taşlaşmış müzik’ şeklindeki tanımının bilmeyen var mıdır?
Architektur ist erstarrte Musik.”
Bu cümle mimarlıkla ilgilenen hemen herkesin kulağına bir yerlerden çalınmıştır. Schelling’in ortaya attığı, Goethe ve Schopenhauer’un tekrar tekrar dolaşıma soktuğu bu benzetme, ilk bakışta oldukça şiirseldir. Ama burada asıl mesele benzetmenin kendisi değil; ne pahasına
Kitaplarınızı kütüphanenize nasıl yerleştiriyorsunuz? Yazar adına göre mi? Yayınevine göre mi? Yoksa benim gibi kendinize göre bir kategorizasyon stili mi geliştirdiniz?