Daniel Pennac’ın “Okurun Hakları” (Les droits imprescriptibles du lecteur) başlıklı metni, modern okuma kültürünün en özgürlükçü ve en rahatlatıcı bildirgelerinden biridir. Pennac bu metni 1992’de yayımlanan Comme un roman (Roman Gibi) adlı kitabında kaleme alır. Aslında bu bir manifesto değil, daha çok edebiyata ve okura yöneltilmiş ironik ama son derece ciddi bir etik çağrıdır: Okumanın bir görev, bir yarış ya da bir ahlaki üstünlük göstergesi olmaktan çıkarılması.
Pennac’a göre okul, eleştiri dünyası ve “yüksek edebiyat” söylemi, okuru zamanla suçluluk duyan bir figüre dönüştürmüştür. Oysa okur, metnin karşısında özgürdür.
Bu yüzden Pennac, neredeyse çocukça bir sadelikle ama çok güçlü bir jestle şu on hakkı ilan eder:
1) Okumama hakkı.
2) Sayfaları atlama hakkı.
3) Bir kitabı yarım bırakma hakkı.
4) Tekrar okuma hakkı.
5) Canı ne isterse onu okuma hakkı.
6) Bovarizm hakkı (kitaplar aracılığıyla başka hayatlar yaşama hakkı).
7) Her yerde okuma hakkı.
8) Parça parça okuma hakkı.
9) Sesli okuma hakkı.
10) Ve en önemlisi: Okudukları hakkında susma hakkı.
Bu liste ilk bakışta hafif, hatta şakacı görünür; ama altını kazıdığınızda oldukça radikal bir fikirle karşılaşırsınız: Metin, okurdan üstün değildir. Okuma, kutsal bir eylem değil; kişisel, bedensel, ruhsal bir deneyimdir. Pennac’ın asıl itirazı şudur: “Okumayı sevdirmek isteyenler, önce okurun özgürlüğünü tanımalıdır.”

Bu metni önemli kılan şey, edebiyat tarihindeki başka güçlü düşüncelerle aynı damar üzerinden akmasıdır.

Örneğin Roland Barthes, “Yazarın Ölümü” adlı ünlü denemesinde, metnin anlamının yazarda değil okurda doğduğunu savunur.
Barthes için okur, pasif bir alıcı değil; metni her okuduğunda yeniden kuran bir öznedir. Pennac’ın “susma hakkı” ile Barthes’ın “çoğul anlam” fikri aynı etik noktada buluşur: Okur hesap vermek zorunda değildir.

Umberto Eco, Açık Yapıt kavramıyla, bazı metinlerin bilinçli olarak tamamlanmamış olduğunu, okurun zihninde tamamlandığını söyler.
Eco’nun ideal okuru, metni itaatle izleyen değil; onunla pazarlık eden, bazen direnen okurdur. Pennac’ın “yarım bırakma hakkı” tam da bu direnişin gündelik karşılığıdır.

Italo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanında okuru doğrudan romanın kahramanı yapar.
Calvino burada tek bir doğru okuma biçimiyle alay eder ve şunu ima eder: Okuma, her zaman yarım kalan bir serüvendir. Pennac’ın “sayfa atlama” hakkı, Calvino’nun bu oyunbaz estetiğiyle neredeyse kardeştir.

Daha geriye giderseniz Virginia Woolf’un How Should One Read a Book? adlı denemesinde de benzer bir ton yakalarsınız.
Woolf, eleştirmen otoritesine mesafeli durur ve okuru sezgilerine güvenmeye çağırır. “Yanlış okuma yoktur,” der neredeyse; “yalnızca başkasının okumasına körü körüne uymak vardır.”

Jorge Luis Borges ise işi daha da ileri götürür: “Okumak, yazmaktan daha entelektüel bir eylemdir,” der.
Borges’e göre kitaplar, ancak okunduklarında tamamlanır; okunmayan kitaplar yalnızca kağıttır. Bu düşünce, Pennac’ın bildirgesinin felsefi arka planını neredeyse tek cümlede özetler.
Modern dönemde buna benzer başka “mottolar” da var. “Slow reading” hareketi, hızlı tüketim kültürüne karşı okumanın yavaşlatılmasını savunur. “Reading for pleasure” yaklaşımı ise akademik faydayı değil, haz ve merakı merkeze alır. Bunların hepsi, Pennac’ın sezgisel olarak söylediği şeye çıkar: Okuma bir performans değildir.
Özetle Pennac’ın bildirgesi, edebiyat dünyasında tekil bir çıkış değil; ama belki de en samimi, en insani formülasyonudur.
Çünkü teorik bir sistem kurmaz, kurallar koymaz. Tam tersine, kuralları askıya alır. Okura şunu söyler:
“Rahatla. Kitap senden bir şey istemiyor. Sen ne istersen onu yap.”
Bu yüzden “Okurun Hakları”, bir edebiyat metninden çok bir okuma etiği metni olarak hâlâ güncel, hâlâ ferahlatıcı ve hâlâ biraz da kışkırtıcıdır.

Yorumlar