Mimarokur’da yazarken fark ediyorum ki, benim yaptığım şey okumanın ötesinde bir şey. Yeni çıkan mimarlık kitaplarını takip etmek, yayınevlerinin kataloglarını karıştırmak, bir dizinin eksik kalan cildini aramak, sevdiğim bir yazarın “bunu da yazmış mıydı?” diye unutulmuş bir kitabının peşine düşmek… Bunların hiçbiri yalnızca bilgi edinmek için değil. Daha çok, bir tür mekân kurma hâli. Raflardan kendime bir dünya inşa etmek gibi.
Belki de mimar olmamızdan. Plan çizmeden duramıyoruz; kitaplık da bir çeşit plan aslında. Hangi raf modernizm, hangisi kent kuramı, hangisi monografi? Hangi sırada durmalı Norberg-Schulz, hangisinin yanında Pallasmaa, hangisi mutlaka göz hizasında olmalı? Bu, küçük bir iç mimarlık projesi gibi.
Ama işin tuhaf yanı şu: Alınan kitapların hepsini okumaya zaman yetmeyeceğini biliyoruz. Hatta matematik çok acımasız. Her ay beş kitap alsan, yılda altmış yapıyor. On yıl sonra altı yüz kitap. İnsan ömrü bu kadar metni sindirmeye gerçekten yeter mi?
Yetmeyeceğini bile bile almaya devam ediyoruz.
İşte burada mesele akıldan çıkıp kalbe kayıyor.
Bir noktadan sonra kitap almak, rasyonel bir eylem değil; duygusal bir güvenlik alanı. Kimi insanlar evine erzak stoklar, biz kitap stokluyoruz. Sanki rafta durdukları sürece gelecek güvende. “Henüz okumadım ama elimde” hissi garip bir huzur veriyor. Olası bir düşünce krizine karşı hazır bekleyen bir ilk yardım çantası gibi.
Tam da bu yüzden son yıllarda adını daha sık duyar oldum: Bibliyoterapi. Kitapların yalnızca bilgi değil, iyileşme aracı olabileceğini söyleyen yaklaşım. Bir romanın, bir denemenin ya da bir kuram metninin zihni yatıştırabileceğini, insanı toparlayabileceğini savunuyor. Açıkçası bana hiç yabancı gelmiyor. Bazen kötü bir günün sonunda rastgele bir mimarlık kitabını açıp birkaç sayfa karıştırmak bile terapi gibi.
Kokusu, kâğıdın sesi, kenara aldığım notlar… Hepsi küçük bir ritüel.
Tabii bu hikâyenin daha karanlık bir tarafı da var: bibliyomani.
“Bibliyofil” ile “bibliyoman” arasındaki o ince çizgi. İlki kitabı seven, ikincisi kitap tarafından ele geçirilen.
Bibliyofil olmak zarif bir kelime; estetik bir bağlılık içeriyor. Kitapları seviyorsun, onlarla yaşıyorsun, seçiyorsun. Ama bibliyomani biraz kontrol kaybı gibi. Okumaktan çok sahip olmaya odaklanmak. Rafların doluluğundan haz almak. Belki hiç açılmayacak kitapları bile “bende olsun” diye biriktirmek.
Bazen kendime dürüstçe soruyorum: Ben hangisiyim?
Bir yazarın tüm eserlerini tamamlamaya çalışırken, sanki eksik bir lego parçasını arar gibi huzursuz olduğumda… Bir dizinin son cildi baskıdan kalkmış diye ikinci el sitelerinde saatler harcadığımda… Cevap pek masum görünmüyor.
Ama sonra defterlerime bakıyorum.
Okurken aldığım notlara. Kenarlara düşülmüş minik cümlelere. Zihin haritalarına. Bir kavramdan diğerine atlayan oklarla dolu sayfalara. Farklı kalemlerle, farklı mürekkeplerle yazılmış düşünce kırıntılarına. Bazen mimari bir eskizle karışan bir alıntıya.
O anda mesele koleksiyonculuk olmaktan çıkıyor.
Bu, düşünmenin fiziksel bir kaydı oluyor.
Dijital notlar hiçbir zaman aynı hissi vermedi bana. Oysa güzel bir defter, iyi bir dolma kalem, kitabın yanında duran bir kurşun kalem… Hepsi okumanın uzantısı gibi. Sanki metin sadece gözle değil, elle de okunuyor. Yazdıkça anlıyorum, anladıkça yeniden yazıyorum. Mimarlıkta yaptığımız eskizler gibi: çizerken, çizdikçe ve çizdikten sonra da düşünmek.
Belki de bu yüzden kitaplık, benim için sadece bir arşiv değil; bir atölye.
Her kitap potansiyel bir fikir. Her not yeni bir proje tohumu. Her altı çizili cümle, ileride yazılacak bir yazının çekirdeği.
Okumaya ömür yetmeyecek, doğru. Ama belki mesele bitirmek değil zaten. Mesele, o yolun içinde kalmak. Sürekli temas hâlinde olmak. Raflardan bir kitabı çekip rastgele bir sayfa açmak ve zihnin başka bir yere kaymasına izin vermek.
Bir tür zihinsel dolaşma.
Flanörlüğün kitaplık versiyonu.
Sonunda şunu kabulleniyorum: Ben ne tam bibliyomanım ne de sadece bibliyofil. Daha çok kitaplarla düşünen bir mimarım. Kitaplık benim ikinci stüdyom.
Belki Mimarokur da bunun dijital rafı.
Okuduklarımızı bitiremeyeceğiz. Ama belki de önemli olan bu değil. Önemli olan, o kitapların etrafında kurduğumuz hayat. Çünkü bazen bir kitap okunmak için değil, orada durup bize eşlik etmek için vardır.
Yorumlar