“Bir hakikat usulünün isminin geçerli olması gereken yerde, onu bastıran bir başkası egemen olur. ‘Kültür’ kelimesi, ‘sanat’ kelimesini silmeye başlar. ‘Teknoloji’ kelimesi ‘bilim’ kelimesini siler. ‘Yönetim’ kelimesi ‘politika’ kelimesini siler. ‘Cinsellik’ kelimesi aşkı siler. Piyasayla türdeş olmak gibi olağanüstü bir meziyeti olan ve içinde geçen terimlerin hepsi bir ticari sunum kategorisini ifade eden ‘kültür-teknoloji-yönetim-cinsellik’ sistemi de, hakikat usulü tiplerini tanımlayan ‘sanat-bilim-politika-aşk’ isimlerini silen modern bir örtmedir.”
Bu paragrafı okurken zihnimde ilk beliren kelime “örtme” değil, “üstünü kapatılmış bir şantiye” oluyor. İnşaatı bitmemiş bir bina gibi: iskeleler duruyor, brandalar çekilmiş, ama içeride ne olduğunu bilmiyoruz. Yazarın “isim örtme” dediği şey, mimarlıkta sıkça yaptığımız bir numaraya benziyor: mekânı tarif etmek yerine onu etiketlemek.
Konut demek yerine “rezidans”, mahalle demek yerine “yaşam alanı”, kamusal alan demek yerine “deneyim platformu”.

Kelime değişiyor, gerçeklik kayıyor.
Ve biz çoğu zaman bu kaymanın farkına varmadan projeyi teslim ediyoruz.
Metindeki o zincir — kültür/sanat, teknoloji/bilim, yönetim/politika, cinsellik/aşk — aslında kavramların içinin boşaltılma hikâyesi. Daha steril, daha pazarlanabilir, daha sunulabilir kelimeler, daha kirli ve çatışmalı olanları tasfiye ediyor. “Sanat”ın yerine “kültür” gelmesi mesela… Kültür çok daha yumuşak, çok daha kurumsal bir kelime. Belediyenin kültür müdürlüğü var ama sanat müdürlüğü yok. Çünkü sanat hâlâ riskli; kültür ise programlanabilir.
Mimarlıkta da durum aynı.
“Barınma” politik bir meseledir; ama biz onu “konut sektörü” diye çağırınca bir anda teknik bir Excel dosyasına dönüşür. “Müşteri deneyimi” dediğimiz anda “kamusal hak” ortadan kaybolur. “Masterplan” dediğimizde, aslında şehrin kaderini belirleyen ideolojik bir kararın üzerini şık bir İngilizceyle örtmüş oluruz.
Sanki kelime İngilizce olunca sorumluluk da azalıyor.
Bu pasaj bana biraz Michel Foucault’nun bilgi–iktidar ilişkisini, biraz da Pierre Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramını hatırlatıyor. İktidar her zaman yasak koyarak işlemez; çoğu zaman sadece isim değiştirir. Ve o isim değişikliği o kadar zarif olur ki, kimse bir şey kaybettiğini fark etmez.
“Sanat” yerine “yaratıcı endüstriler”.
“Kamusal alan” yerine “ticari karma kullanım”.
“Mahalle” yerine “site”.
Bir kelime gidiyor, bir dünya gidiyor.
Bir kelime geliyor, bir pazar geliyor.
Metindeki “modern bir örtme” ifadesi, bana mimarlıkta cepheyi hatırlatıyor. Cephe de bir örtme biçimi aslında. Taşıyıcıyı, tesisatı, karmaşayı gizler. Ama bazen tüm mimarlık cepheye indirgeniyor. İçerisi ne olursa olsun, render’da güzel gözüksün yeter. İşte o an mimarlık, “mekân üretimi” olmaktan çıkıp “görüntü üretimi”ne dönüşüyor. Sanatın kültüre, politikanın yönetime dönüşmesi gibi, mimarlık da tasarımdan “ürün”e evriliyor.
Belki de bu yüzden çağdaş sanat ve çağdaş mimarlık arasında tuhaf bir akrabalık var: ikisi de sürekli kendini savunmak zorunda. “Bu gerçekten sanat mı?” sorusu neyse, “Bu gerçekten mimarlık mı?” sorusu da o.
Ve her iki alanda da cevap çoğu zaman piyasanın verdiği notla ölçülüyor.
Oysa metnin alt metninde sezdiğim şey daha melankolik: bazı kelimeler kayboldukça, bazı deneyimler de kayboluyor. “Aşk”ın yerini “cinsellik” alınca bir derinlik eksiliyor. Aynı şekilde “yer”in yerini “lokasyon” alınca, orada yaşama ihtimali azalıyor. Lokasyon satılır; yer ise hatırlanır.
Mimar olarak belki de en politik işimiz, bu kelimeleri geri çağırmak. Projede tekrar “mahalle” demek. “Kamusal” demek. “Barınma” demek. Belki hatta “güzellik” demek. Çünkü bazı kelimeler teknik değil, etik.
Ve belki de metnin fısıldadığı şey şu: isimleri kaybettikçe, dünyayı da kaybediyoruz.
Kitabın adı: Çağdaş Sanat Nedir? / Modernlik Sonrasında Sanat
Yayınevi: İletişim Yayınları
Derleyici: Ali Artun
Basım tarihi: 2022
Sayfa sayısı: 151
Yorumlar