Bir mesleği gerçekten nerede öğreniyoruz?

Bu soruya çoğu insan tereddütsüz cevap veriyor: okulda. Atölyede. Stüdyoda. Ustanın yanında. Yani resmî, kurumsal, “onaylı” bir yerde.

Kitaplar ise sanki hep yardımcı kaynak. Ekstra. Boş vakit işi. Asıl eğitimin gölgesinde duran bir destek elemanı gibi.

Ben buna hiçbir zaman tam inanmadım.

Hatta giderek tersini düşünmeye başladım:
Bir disiplini gerçekten öğrenmek istiyorsan, en güvenilir yer çoğu zaman kütüphane.

Özellikle mimarlık gibi tuhaf bir alanda.

Çünkü mimarlık eğitimi sandığımız kadar lineer değil. Kimse sana adım adım “iyi mekân nasıl kurulur” diye öğretmiyor. Stüdyoda çoğu zaman sezgi konuşuyor, jüri biraz kişisel zevklerle işliyor, beğeniler dönemden döneme değişiyor. Aynı projeye üç farklı hocadan üç farklı doğruluk geliyor.

Yani formel eğitim aslında düşündüğümüz kadar kesin ve rekabetçi bir sistem değil. Daha çok bir ortam. Bir karşılaşmalar alanı. Bir tür laboratuvar.

Asıl birikim ise daha sessiz bir yerde oluşuyor.

Tek başına okurken.

Kitapla baş başayken.

Çünkü kitap kimseye şov yapmıyor. Sana not vermiyor. Beğenip beğenmediğini söylemiyor. Sadece bilgiyi önüne koyuyor ve “ne yapacaksan yap” diyor. Bu tuhaf özgürlük, öğrenmeyi daha kişisel ve daha kalıcı kılıyor.

Bir yapı fiziği kitabını gerçekten anlayarak okuduğunda, o bilgi senin oluyor. Bir kent kuramı metni kafanı karıştırdığında, o karmaşa sana ait oluyor. Kimse araya girmiyor. Aracı yok. Doğrudan temas.

Belki de derin öğrenme hep böyle gerçekleşiyor: biraz yalnız, biraz yavaş.

Üstelik kitapların şöyle bir avantajı var: zamanlar arası bir stüdyo kuruyorlar. Aynı rafta bir modernist, bir çağdaş araştırmacı, bir mühendis, bir sosyolog yan yana durabiliyor. Tek bir okulun ya da tek bir hocanın filtresine mahkûm kalmıyorsun. Farklı akıllarla aynı anda temas ediyorsun.

Bu, formel eğitimden daha zengin bir şey.

Okul sana bir perspektif verir.
Kitaplar perspektif çoğaltır.

Okul bir yöntem öğretir.
Kitaplar yöntemleri tartıştırır.

Okul bazen ne düşüneceğini söyler.
Kitaplar nasıl düşüneceğini öğretir.

O yüzden “bir disiplini sadece kitaplardan öğrenmek mümkün mü?” sorusu bana eskisi kadar radikal gelmiyor.

Evet, mümkün.

Hatta bazen daha sağlam.

Çünkü mesele diploma değil; zihinsel altyapı. O altyapı da sayfa sayfa, cümle cümle kuruluyor. Yavaşça. Fark etmeden. Bir gün bakıyorsun, bir projeye yaklaşımın değişmiş. Daha dikkatli sorular soruyorsun. Daha az ezbere karar veriyorsun.

Kimse sana bunu öğretmedi belki.

Sadece okudukların birikti.

Belki iyi bir eğitim kalabalık bir amfide değil, küçük bir masada başlıyor. Bir kalem, bir defter ve kenarları eskimiş birkaç kitapla.

Ve galiba bir disiplini gerçekten sahiplenmenin en dürüst yolu da bu:
Kimse zorlamadan, kendi merakınla öğrenmek.