Taze çekilmiş bir kahveyi sıcacık yudumlarken kitapların içinde kaybolmak ve hafif bir müzik ile ılık bir esinti.. İçeriğinden ziyade okuma eyleminin kendisine odaklanan rafine bir tutku sahibi anonim mimar.
“Yerleşim, metrik bir avludur. Tasarımın başlangıç noktası, etrafında 7 adet evin yer aldığı 8×8 metrelik bir avludur… Evler 45 metrekareden 70 metrekareye kadar büyüyebilecek şekilde oldukça basit planlanmışlardır. Her ev komşusunun bahçe duvarına kadar büyüyebilir.”
Kent tasarımı çoğu zaman yukarıdan bakınca büyük kararlar gibi görünür: akslar, meydanlar, siluetler. Oysa
“Tuğla duvarlar örülürken, üst üste gelen iki örgü sırasının derzlerinin üst üste gelmemesi (çakışmaması) gerekir. Bunun için getirilmiş olan örgü kurallarına göre duvarlar birbiri üzerine sürekli örülen özel iki sıradan oluşur.”
Tuğla örgüsü çoğu zaman öğrencilikte ezberlenen bir detay gibi anlatılır; yarım, çeyrek, üç çeyrek… Oysa mesele yalnızca modül hesabı
“Çamurun kerpiçe, kerpicin duvara, duvarın odaya ve odanın hayata dönüşümü. Bin dokuz yüz yetmiş yedi haziranı. … her gün, gece gündüz, kar kış, yağmur çamur, yaz sıcak toz toprak…”
Bu birkaç satırda mimarlık neredeyse bütün teorik yükünden arınıyor ve en yalın hâline dönüyor: malzemenin hikâyesine. Çamur önce elde yoğrulan bir şey,
“Dilbilimsel şemalar, genelde göstergelerle kullanılır. O zaman ‘mimarlık elemanlarını bu şemaya nasıl oturturuz?’ diye düşünüyor bu ilk kuramcılar. Bütün bunların mimariyi bu çerçeveye oturtmaya yönelik çalışmalarında birkaç temel kavramın ön plana çıktığını görüyoruz.”
Bu satırları okurken mimarlığın sessizce konuşan bir dil olduğu fikri yeniden beliriyor. Duvar, kapı, boşluk, merdiven… Hepsi
“Yazı bir tür canlı mıknatıslanma alanı oluşturuyor, böyle bir alan üretiyor. Bu açıdan baktığımda, benim başarılı gördüğüm projelerim her zaman iki an’dan kaynaklanmışlardır: İlk olarak, yaşanmaz bir şeyi açığa çıkarırım. İkinci an: Yaşanmaz olanı yaşanabilir olana dönüştüren bir fikir ortaya çıkar.”
Bu cümleleri okurken mimarlıkla yazı arasındaki mesafe bir
“Mimarlık alanında alaycı dönüştürüm; tarihi yapının mimari elemanlarının biçimsel veya üslupsal değişikliğe uğraması olarak değerlendirilmiştir. Bu kapsamda pencere, kapı ve çatı gibi mimari yapı elemanlarının boyutsal özelliklerinin değiştirilmesi, bozulması veya yok edilmesi olarak tanımlanmıştır.”
Metni okurken ister istemez şunu düşünüyorum: Mimarlık bazen en sert eleştirisini yine mimarlığın kendi diliyle yapıyor.
Kitaplarınızı kütüphanenize nasıl yerleştiriyorsunuz? Yazar adına göre mi? Yayınevine göre mi? Yoksa benim gibi kendinize göre bir kategorizasyon stili mi geliştirdiniz?